Gerçeğin teşhisi (2)

Şu hâlde “gerçek”, mantığımızın ve duygularımızın birlikte algılayıp tatmin oldukları şeydir. “Mantıksız duygu” hurafeye, “duygusuz mantık” materyalizme hizmet eder. Duygunun mantığı kabulü mantığın “çelişkisiz” ve “manevi” olmasını gerektirir. Mantığın manevi olması “inanç”, “dürüstlük” ve “samimilik”le mümkündür. Din bu inanca “iman”, bu dürüstlüğe “salih amel”, bu samimiliğe “ihlas” der. Bunların bütünü kişiyi “takva”ya taşır. Takva her bakımdan bir araya gelen iyi şeylerin oluşturduğu bir “bütün”dür. Elbette sadece takva değil; birr, salih amel ve cömertlik de birçok iyi şeyin bir araya gelmesiyle oluşmuştur. Tevekkeli değil; işte bu yüzden ancak bunlar necata ve feraha kavuştururlar. Din bunları parça olarak değil, bütününü tövbeye, şefaate ve cennete sebeb görür.

 

Şu hâlde gerçek, maddi ve manevi olmakla iki boyutludur. Maddi boyutu mantıkla, manevi boyutu duygularla hissedilir. Duygu tarafında mantık, mantık tarafında duygu tek başına yeterli olmaz. Şu hâlde Tanrının varlığını varlıklardan anlayabiliriz. “Aşkın bir var edici”nin biyolojik gözlerimizle müşahedesini beklemeliyiz.

 

Bilim somut varlıkların bile neredeyse tamamının boşluklardan oluştuğunu gösteriyor. Çekirdekçikler boşluğun yanında çok küçük kalıyorlar; lakin çekirdekçiğin de kimyasına iyice inildiğinde meğer o da “boşluk”tan oluşmuş… Bu durumda aslında varlığın varlığı tartışılabilir. Mesafelerin mesafesizlikten oluştuğu da ortada… Çünkü mesafeler, “yarısı olmayan mesafe”den oluşuyorlar. Bu durumda mekânın varlığı da tartışılabilir. Görülen göreni, gören göstereni işaret eder. “Gözlerimiz” gördüklerimizden, “Gösteren”imiz gözlerimizden daha kesindir. Rüyalar da zamanın varlığını tartışma konusu yapabilirler. Demek ki gözünün gördüğünden emin olman da tartışılabilir. Geriye ne kalıyor? Gözünün görmediği “aşkın bir var edici”den emin olmak. Zaten halüsinasyonlar, illüzyonlar dahi görmekle ilgili şu mesajı verirler: Gördün ama emin olma…

 

Anlaşılıyor ki bir “gerçek” var, bir de “gerçekçik”… Gerçek Yaratıcıdır; yani Allah; yarattığı her şey ise gerçekçik… “Mutlak gerçek”, ezeli ve ebedi olmayı gerektirir.

 

Hadi biz daha fazla zorlamayalım da gerçeği “somut” ve “soyut” diye iki kısma ayıralım. Allah bu ikisinin de üzerinde “aşkın bir gerçek”tir. Ne somut ne de soyut tarafından kuşatılamaz. Gerçek görebilen herkesin gerçeğidir. Ona gözlerini kapatan kendi karanlığına gömülür. Onu göremeyenler kendi yarattıkları gerçeği(!) körü körüne dikte ederler. Onu göremeyenler “kendi gerçeklerini” yaratırlar. Hatta kendi tanrılarını bile… “Yaratan Tanrı” ile “yaratılan tanrı” arasındaki en büyük fark “beşerî müdahalenin söz konusu olması” ve “beşerî müdahalenin söz konusu olamaması”dır. Fakat Yaratan Tanrıda beşer sadece itaatle yükümlüdür; hükümde (ve hiçbir şeyde) ortak koşamaz. Bunu anlamak çok kolay. Yaratılan tanrının dininde beşerin ölçüleri dini belirler. Tanrının dinine beşerî ölçüler dahil edilmişse ortaklığa cüret söz konusudur ve bu batıl bir dindir. Yok eğer sırf beşerî ölçülerden bir din oluşturulmaya çalışılmışsa “batıl bir öğreti” demek daha doğrudur. Lakin bu batıl öğreti içinde iyi şeyler varsa -ki olmasa ikna edici de olamaz- o takdirde o iyi şeyler “gerçek dinden aşırılmış ilkeler”dir. Batıl inançlıların gerçeği “mutlak gerçek” değildir; o “sadece onların gerçeği”dir.

 

Şu hâlde hiç kimsenin aklına gelmeyen bir şey “gerçek” olamaz. Bütün insanlar hep birlikte yanılamazlar. Aksi takdirde “akıl”, “hayat” ve “kâinat” anlamını kaybeder.

 

Bütün bu hakikate inanan herkes aynı zamanda şahittirler. Tam yahut tama yakın olarak tatmindirler. Bütün bir matematik biliminin içinde bir denklemin bir veya iki bilinmeyenini bulamamış olsalar bile bildikleri onlara yeter. Çünkü o bilinmeyen az birkaç şeyin bilinmemiş olmaları “olmayışlarından” değil, “bilinmeyişlerinden” kaynaklıdır. Zira zamanla bilinebilirler. İnananların bilmedikleri kişiden kişiye fark edebilir. Benim bilinmeyenimi sen bilip bana öğretebilirsin; ben de senin bilinmeyenini sana öğretebilirim. Nihayet hiç kimsenin bilemeyeceği şeyler değillerdir. İşte önyargısız insanlar inanmasalar bile, gerçeğe en yakındırlar. Onların inanmaları an meselesidir. Tek ihtiyaçları “doğru ölçüleri oturtmak” ve “zaman”dır. Hiçbir yanlış bilgi onların zihinlerinde uzun süre ikamet edemez.

 

Hurafecilerin gerçeği zanları tarafından tutsak edildiğinde önyargılı oldukları anlaşılır ve elbette bu onların inancını “gerçekten gerçek” yapmaz; sadece “onların gerçeği” yapar. Aklını iyi işletenlerin eğer vicdanları da işliyorsa içlerine sinemez. Tatmin olmanın önünde kocaman putlar gibi duran çelişkiler onların hep sırt döndükleri şeylerdir. Çok sıkıştırırsanız şunu bile diyebilirler: “Olsun ben bu halimden memnunum.” İçlerine sinmeyen çelişkilerle halinden memnun gadab ehline dönüşmüştür. Onlar kendilerine dönüp de mücadele etmedikçe Allah’ın yardımı asla söz konusu olamaz.

 

Ancak hak din mensupları ve aklını iyi işletenler önyargısız olarak tüm çelişkilere meydan okuyacak “cesareti” gösterebilirler. Tüm çelişkilerle savaşmadan şüphesiz bir imana sahip olunamaz. Batıl din ve öğretilere inananları çelişkileriyle yüzleştirdiğinizde önyargısızlıktan nasıl kaçtıklarını apaçık görebilirsiniz.

 

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Yüksel Yılmaz - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Bizim Yaka Kocaeli Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Bizim Yaka Kocaeli Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.


Anket Kocaelispor’un yeni teknik direktörü Selahattin Dinçel başarılı olur mu ?