Gerçeğin teşhisi (1)

Biz mutlu olurken bütün insanlığın da mutlu olacağı bir şey önceliğimizdir. Teolojik olarak geçici bir dünyadan ziyade kalıcı olan ahirette mutlu olmak daha hayırlıdır. Her iki cihanda da bunu yapamaz mıyız? Yaparız ama bedeli ağır olabilir. Çünkü mutluluğu tekelinde tutmak isteyen ama paylaşmak istemeyenler var. İşte bu bencillik onları zalim yapıyor. Buna karşı çıkan bizler ise onlara boyun eğersek mutlu olamıyoruz yahut onların müsaadesi kadar mutlu olabiliyoruz. Fakat onlarla mücahede ederken savaşmakla elbette huzurumuz kaçıyor ama sonunda galibiyet de huzur veriyor. Bu savaş “hep birlikte mutlu olalım” diyenlerin, “hayır sadece biz mutlu olacağız” diyenlere karşı onur, şeref ve haysiyet mücadelesidir.

Böylece iman edenler cenneti kazanma ümidi ve huzuruyla mutlu olurlar. İman etmedikleri halde bu onurlu mücadelede katkı yapanların vicdani huzur duydukları kesin olmakla birlikte akıbetlerini en iyi Allah bilir. Fakat bencil zalimlerin ahirette kaybedecekleri kesin olmakla birlikte bu dünyada ya mücadeleyi kaybederek çabaları boşa gider yahut mücadeleyi kazansa bile kısa bir dünya hayatında daha kısa süren yoğun bir iktidar stresiyle geçirerek ahirette cehenneme yuvarlanacağı için yine dünyalık çabaları boşa gider.

Eğer öncelikler mutlu bir akıbetle taçlanacaksa bunu hak eder. Akıbeti mutluluk getirmeyecek bir mücadeleyi öncelemek akıllı işi değildir. Bu öncelik bizi her şeyden evvel iyi insan yapar. Teolojik açıdan da iyi bir mümin…

İşte bu cihetten bakınca varlığımız da anlam buluyor. Bütün insanlığın oy birliği “iyi insan” hedefidir. Buna kimse itiraz edemez. Zaten itiraz edecek olan ya kasten itiraz eden bir zalim yahut bilmeden itiraz eden bir beyinsizdir. Bunları da istisna kabul ederek istisnaların kaideyi bozmayacağını hatırlatırız.

Varlığımızın anlam kazanması için makul bir neden ve makul bir sonuç gerekir. İyi insan olmak için isteyerek iyilik yapacağız. Zalimlerin en büyük öncelliği olan bencillikten uzak yaşayacağız. İyiliği hem yaşayacak hem de yayacağız. Bütün insanlığın kabul edeceği bir şey gerçeğin en büyük alametidir. Çünkü bütün insanlar hep birlikte yanılamazlar. Nedir o? “İyilik yapmak iyi şeydir.”

Belki iyiliğin ne olduğu iyi insanlar arasında bile tartışılabilir. Fakat şimdilik şu kesin: İyilik yapmak varlığımızı anlamlandırır.

Madem “iyilik” tartışılmaz olarak hepimizin gayesi olmalıdır iyi insan olarak hayata iyi şeyler katmamız gerekiyor. Bilimcilerin tıp ve mühendislik alanlarında yaptıkları iyilikler gibi. Bunları iyi niyetle mi yaptılar? Elbette ekonomik boyutu olmalı ama manevi bir boyutu da var mı? Bilimcilerin bulduklarını kullanan vatandaşlar da iyilik yapabiliyorlar. İşte bu surette varlıklarını anlamlandırıyorlar. Hatta hayatı şekillendiriyorlar. Mühendis neşteri yapar. Cerrah neşteri kullanır. Hasta iyileşir. Hasta yakınları ziyaret ve dua ederler. İyileşen hasta da her fırsatta ihtiyaç sahiplerine imkanınca iyilikte bulunarak şükretmiş olur.

Buraya kadar dikkat edersek iyilik kaynağını iyilikten alıyor fakat en temelde “ego ile savaşmak” var. Ego zalimliğin nedeni… Peki egoyu paylaşmaya itecek olan terbiye nasıl gerçekleşecek? Niçin varlıklı insan varlıklı olmayanlarla paylaşsın? İşte burada takılıp kalmamak için birtakım prensipler gerekiyor. Bu prensiplere çok katı bir şekilde bağlı kalınması gerekiyor. Eğer bu prensipler beşerî olursa itirazlar ortaya çıkar. İtirazın imkansızlığı prensiplerin ilahi bir değerde olmalarına bağlıdır. İşte bu değeri veren Tanrıdır. İnsanlar mağaralardan çıkıp da sosyal bir varlık haline geldiklerinde Tanrı prensiplerini bir sisteme soktu. Bu sisteme “din” dedi. Geriye doğru söyleyecek olursak toplumsallaşmak sistematik olmayı, ihtiyaçlar toplumsallaşmayı, akıl melekesi ihtiyaçları, Tanrı akıl melekesini yarattı. Din yeryüzünde kan döken ve bozgunculuk yapanları terbiye ederken egolarına yenilen insansılar bu terbiyeye razı olmadılar. Bu terbiyeler asırlar boyunca intikal ede ede bütün insanların kabullenip yararlandıkları evrensel ilkeler haline geldiler. Günümüzde deist, ateist ve agnostikler de bu ilkelerle, bu terbiyelerle hiç olmazsa “iyi insan” olabildikleri halde, dine vefa borçlandıklarını fark etmeksizin dini reddetme nankörlüğü göstermekteler. Dini reddederken yürüttükleri mantık da dini reddederken taşıdıkları iyi niyet duygusu da ve dini reddederken bazılarının başardıkları nezaket de aslen hep dinden gelmiştir.

Bu da gösteriyor ki bütün dinlerin söz ettikleri “hikmet” diye bir şey hakikaten var. Anlaşılıyor ki hikmet şu: Bize verilen akıl ve gönlün en iyi şekilde işletilmesi. Hikmet işlevsel olduğunda bize verilen aklı bize verene hizmet olarak kullanmamız gerekiyor. Yaratılan her mahlukun Yaratıcıyı işaret etmesi de birer hikmet. Bu durumda var olan her varlıkta hikmeti görebiliriz. Zaten bunu görebilirsek hikmet… Demek ki zaten var olan hikmeti biz var etmiyoruz. Biz iman ettikten sonra varlığı anlamlandırdığımız için hikmeti görebiliyoruz. Basireti gözlerin görebildiği şeydir hikmet.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Yüksel Yılmaz - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Bizim Yaka Kocaeli Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Bizim Yaka Kocaeli Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.