“Sonsuzluk” hatrına

Son iki yüz elli yıla yakındır ne bu topraklarda yaşayanlar ne de gönül coğrafyasında yaşayanlar huzur buldu. Ne oldu da bir mektupla, bir selamla ülkeleri hizaya getiren insanlar ve onların koca devletleri yıkılıp gitti?

İlmin, teknolojinin, sanatın, estetiğin merkezi iken, birden yitip gidenleri saymak ve geçmişi yad etmenin dışında bir şey kalmadı elde.. Elbette ki her dönemi, olayı kendi zaman, mekân ve imkânları içinde değerlendirmek daha doğru sonuçlara ulaştıracaktır bizleri.

Bugün yitip gidenlere hayıflanma vaktidir sadece. Neyin gittiğine değil de nasıl gittiğine bakmak sanki daha faydalı olacaktır. O kadar geçmişe gitmeye lüzum olmasa gerek. Son yüz yılı ya da elli yılı film şeridi gibi gözümüzün önünden geçirdiğimizde ortaya bir fotoğraf çıkacaktır.

İlk olarak bizden her zorluğun üstesinden geleceğimize olan “İnanc"ımızı aldılar...

Sonra İnancımızı besleyen, umutlarımızı bağladığımız “Hayal”lerimizi...

En son ruhumuza kan pompalayan şah damarımızı, “Aşk”ımızı aldılar…

Zamanın bir yerinde de Kelimelerimizi, kavramlarımızı aldır. Sığlaştırdılar, sağırlaştırdılar, zihin dünyamızı zincirlediler, öyle budadılar ki bizi “Düş” bahçemize küstürdüler.

Duygularımızı körelttiler... Coşkun ırmaklarımıza set çektiler. Kurudu topraklarımız...

Hislerimizi, duygularımızı onları ifade eden dilimizi tırpanladılar diğer topluluklardan farkımızı aldılar.

Oysaki biz çokluktan, farklılıktan mutluluk duyuyor, ona zenginlik gözüyle bakıyorduk.

Yaratıcının “ben sizleri kaynaşasınız diye farklı farklı kavimlerden yarattım” buyruğuna rağmen tek tipleştirdiler. Kendimizden başkasını tanımaz olduk, oysa ki biz topal keçimizin ayağına taş değse hesabını verecek olanlardık..

Hayatlarımızı sürdürelim, birbirimizle “hasbihal” edelim diye kelimelerimizi yasak ettiler bize. Ayıpladılar, sakat bıraktılar.

“Aşkın” olanı çıkardılar hayatlarımızdan.

“ Aşk”ımızı aldılar.

“ Aşk” ı sadece insani zafiyetlerde kullanılan bir araç haline getirdiler.

Hepimiz beraberce tükettik.

Hepimiz beraberce tükendik.

Kaybettiğimizi tekrar bulmak için “hüznümüzü”, “kederimizi”.

İçimizi, yakan “Hicran”ımızı kaybettik.

Zihnimizi, dilimizi “modern” dediğimiz çağa devşirmek uğruna İndirim reyonlarında tükettik.

Bu sebeptendir ki Yunus Emre’yi, Mevlana’yı, Ahmet Yesevi’yi, ne de daha nicelerini anlamakta güçlük çekiyoruz ya da hiç anlamıyoruz.

Bir sevincimizi, hüznümüzü anlatamaz ifade edemez olduk. Sıradanlaştırıp, tek tipleştirip ruhsuzlaştık.

İnsanoğlu kelimeleri, kavramları, kurduğu cümleler kadar düşünüp, hayal edip, düşler kurabilir.

Sonsuz olanın iddiasında olanlarız, sonsuzluğa duyulan özleme yakışır olmalı özlemlerimiz, kelimelerimiz, düşüncelerimiz, hayallerimiz.

Küstürülmüş bahçelerimizde; boynu bükülen dallarımıza taze filizler yakışır, zemheriye inat yetişen cennet hurmaları yakışır.

Aldandığını bile bile çiçeğe kalkan erik misali yeşermeli yeşertmeliyiz. “Sonsuzluk” hatırına.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Sabahattin Yamak - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Bizim Yaka Kocaeli Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Bizim Yaka Kocaeli Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

01

Erbakancı - imam hatipliler yönetiyor ülkemizi, durum ortada.

Yanıtla . 0Beğen . 0Beğenme 22 Temmuz 11:59