25 Mayıs 2019 Cumartesi
Yüksel Yılmaz

Yüksel Yılmaz

sijoyukselyilmaz@windowslive.com

Çıktı Al

Tüm Yazılarını Listele

İyi niyetlilerle zarar verme taktiği

Yüksel Yılmaz

27 Nisan 2019 tarihli yazısı

Aile ağaçtır. Baba, güçlü ağaç gövdesi. Anne gövdeye bağlı dal. Çocuk daldan doğan meyveler. Meyvesiz dal sopa. Dalsız gövde kalas. Gövdesiz dal sahipsiz çalı çırpı. Gövdesi, dalı ve meyvesiyle hayat dolu bir ağaç. Birbirlerinden hayat alırlarken birbirlerine hayat verirler. Gölgeye hep birlikte katkıda bulunurlar. En hassas parça meyvelerdir. En tatlısı da. Rüzgâr dalları sarsar; gövde kıpırdamaz bile. Dallar ne kadar sarsılırsalar meyveler o kadar dökülürler. Eğer gövde sarsılırsa dallar yerlere değer, meyveler sürünürler. Ağacın görünmeyen kökleri ecdadı, dallardan ayrılan küçük dallar, yapraklar ve yapraklardaki damarlar hep nesilleri anlatırlar. Su, toprak, hava ve havada ısı yani ateş berekettir. İşte hikmetle bakanlar için ağacın da hayatın da bir dili vardır…

 

İnsan yeter ki anlamak istesin. Trigonometriyi de anlar; Da Vinci şifresini de çözer. İnsan yeter ki yol almak istesin, yaya da gider; aya da gider. “Bir türlü anlayamama” derdi insanın çok sıklıkla karşılaştığı bir şey değil. “İleri seviyede bilimsel bir konu” donanarak zekâsını genişletmiş bilim adamlarının araştırma konusudur. Bu uzmanlık ister. Cahil biri uzmanın her konusunu anlamayabilir ama çabalayarak uzmanlaşması birçok cahil için imkânsız değildir. Fakat din böyle mesleki uzmanlık isteyen bir alan değil. Her normal insan anlayabilir. Hele çelişkilerden uzak bir İslam dinini anlamamak mümkün değildir. Fakat etrafı hurafelerle sarılı olduğunda çok dikkat gerektiriyor. Sadece önyargısızlar için nispeten daha kolay olacaktır. Arapça bilmeyen biri bile araştırarak mesajı tam olarak alabilir. Dikkatli ve çabalı insanlar yanlış mesajlar arasından ayıklayıp doğru olanı bulabilirler. Anlamak isteyen aslında daha ilkinde anlıyor. İstemeyen zaten yüz defa da anlatsanız anlamak istemiyor. Bu isteksizlikle anlasa da anladığını beyan etmek işine gelmiyor.

 

Peki dert ne? İncil’e, Tevrat’a kattıkları gibi Kur’an’a da katmak… En az iki bin yıl önce ve daha da eskilerde rivayet ve ictihad kitaplarıyla ne İncil Müslümanlığı ne de Tevrat Müslümanlığı yeterli görülmemişti. Zaten Allah’ın kitabları hep yetersiz görüldü. Çünkü birileri kendilerinden işine geldiği gibi bir şeyler katamayacak ve yine kendileri kutsallaşamayacaklardı. Katarak hahamlar da papazlar da kutsallaştılar… Keza imamlar müctehidler, muhaddisler, fakihler, müfesirler, kelam âlimleri şeyhler ile onlara müntesib mutasavvıflar ve hatta her alanda mukallidler bile kutsallaştılar… Resul elbette ölçüdür ama direkt muhatab için. Uzak muhatablar coğrafi, örfi, geleneksel ve göreneksel şartlarına göre bunlardan birini resulün yerine koymuşlardır.

 

Kur’an yetmeyecek olursa onun eksiğini tamamlayacak olanların önemi ve değeri artar diye düşündüler. Böylece kale alınıp adam yerine kondular ve her birinin ismi “hazretleri” olarak anılır oldu… Bu gelenek ilk başlarken tedbir alınabilseydi yayılamayacaktı. Zamanla çok yayılınca nihayet kurumsallaştı. Kur’an’ın yetmeyeceği konusunda ilk akla gelen isimlerden Fethullah Gülen, Cübbeli Ahmet gibiler itikadlarında ortaktırlar. Yani bu gibiler Kur’an’ın yetmeyeceğini söylüyorlar. Kur’an’ın yeteceğini söyleyenleri ise hedef gösteriyorlar.

 

Dinin yerini kültürle doldurdular; kültür dinleşince Kur’an’ın yanına yan kaynaklar konularak zaman içinde her biri hüccete dönüştüler. Kalbî dualarla tatmin oldular; oysaki sadece kalbi dua olsaydı “salât” değil “dua” denilirdi ki salât dua’yı kapsayıcıdır. Luka ve Matta’da da salât var; Süryanilerin ibadetlerine bakın göreceksiniz; onlar her namazda rabbani dua okurlar. “…Maliki yevmid din…” demek “yargı günün tek sahibi” demektir. Fatiha’da önce yüceltme var; sonra dua… Fatiha ilk inen surelerden olup o zamanlar körü körüne inanan müşrik Hıristiyanlar gibi henüz hakkı işitmemiş müşrik olmayan Hıristiyanlar da vardı. Ahmet Baydar hocamın dediği gibi, “Hayat Kur’an’a göre oyundur. Bu oyunu bozan tek şey namazdır.” Fakat Resulullah gibi ikame edilen namaz. Vitr namazı diye bir namaz yok; vitr namazı “tek yapmak” demektir; “tek” derken de “tek rekât mı?”, “üç rekât mı?” diye tartışılmıştır… Mekke’de namaz iki rekât, Medine’de dört. Namazın aslı (özü) yani her zaman muhafaza edilmesi gerekeni iki rekât ama rahatlık halinde dört rekât (öğle, ikindi, yatsı)… Cemaatle namaz kılmak sadece Cuma için söz konusu. Ama diğer vakitlerde olsa da olur hatta iyi de olur. Fakat çok da zorunlu değil. Resulullah hepsiyle beraber kılmıyordu zira on bin kişilik şehirde binlerce kişi bir arada nasıl kılsınlardı? Resulullah döneminde arkasında saf tutan da oldu tutamayan da… Sarhoş halde gelip istifra eden de oldu o halde namaz kılmaktan ictinab eden de… Uzakta kılan da oldu… Resulullahın uygulamaları fıkıhçıların sandıkları kadar gerekli olsaydı Resulullah henüz hayattayken onun talimatıyla alınacak notlarla bugün hangi gün, nerede, neyi, nasıl, ne kadar yaptı biliyor olacaktık. Demek ki Resulullah namaz ritüelini hep aynı kalıba koymamıştır. Allah’ın resulü İsa da biz insanlar arasında konuşuyordu fakat onun mesajını Grekçe tespit ettiler. Mananın korunması önemlidir. Kur’an’ın öğrettiği din fıtridir fakat zekât da fıtratın bir gereğidir. Endülüs’te Muhyiddin İbnü’l-Arabî, Hıristiyanlara cevap verdiği için vahdet-i vücud ortaya çıktı. Çünkü o böylece iyi niyetli olarak Hıristiyanları sıkıştırdı. Ona göre İlahı üç saymakla küçültüyorlardı zira İlah sınırsızdır. Vahdet-i vücud Hıristiyanları ne kadar olumlu etkiledi Allah bilir ama Müslümanları panteist yaptığına zaman zaman şahid oluyoruz. Kur’an her neye temas etmiyorsa o hususta çeşitli rivayetler söz konusu olabilir ve sizin bunlardan en doğru olanı tesbit etme imkânınız yoksa Allah sizi bundan sorumlu kılmaz. Çünkü Allah adildir ve kimseden imkânı olmayan bir şeyi istemez. Allah Kur’an’ında hiç temas etmediği detaylardan değil emrettiklerinden ve nehyettiklerinden bizi hesaba çekecektir. Allah’ın temas etmediği konular dünya insanlığının kanayan yarasına merhem olamamaktadır: fakat emirleri ve yasakları bütün insanlığın bireysel ve sosyal ihtiyacıdır.

 

Hayatı iyi okursak göreceğiz ki her nereye basiretle bakarsak hikmeti var. Allah mükemmel bir dinle insanlığı terbiye etmek istemiştir. Fakat insanlar ilahi dine beşeri zan, rivayet ve ictihadları katarak hakka batıl bulaştırmıştır. Mükemmel bir dinimiz var. Fakat zan, rivayet ve ictihadlardan oluşan bid’atlarla dışarıdan bakanlara hurafelerle etrafı çevrili olan dinimiz görünememektedir. Sosyopolitik alanda “terör İslamı” deniliyor. Dünyanın gündemini belirleyen entelijansiya dinimizi “cehalet dini” addediyor. Bizim dinimiz ne Hıristiyanların ve Yahudilerin sandıkları gibi önceki dinlerin kopyasıdır; ne çoğu müslümanın sandığı gibi Kur’an gibi ilahi bir ölçü ile sünnet, icma, kıyas gibi beşeri ölçülerin harmanladığı zan, rivayet ve ictihad içeren bir öğretidir; ne de ateistlerin sandığı gibi kendi yarattığımız bir tanrının afyonudur. Din bütünüyle Allah’ındır ve din ile ilgili olan rivayet ve ictihad gibi araştırma çabaları dindar için “din” değil, sadece gerçeği ortaya çıkarmaya hizmet eden delilli bir“ilim”dir. Sapla samanı karıştıranlar dine zarar vermişlerdir. İlim adı altında yapılan yanlışlar daha ziyade iyi niyetli olduklarından ancak metodolojik yaklaşım noksanlığından dolayı fark edilememiştir. Arab kültürü bile din sanılır olmuştur. Beşerin girdiği her işin mutlaka kusurlu olabileceğini, Allah’ın dininin kusursuz olduğu gerçeği ile bir arada düşünememiştir. Yüzlerce hadis ezberleyen çoğu hocalar, içlerinde hangi hadisin uydurma olabileceğini araştırıp yorulmayı göze alıp bocalar halde olmaktansa, hadislere karşı temkinli olanları dışlamayı “kolay yol” olarak seçmişlerdir. Beşerin önceki dinlere dâhili de işte buna benzerdir. Ancak şöyle bir fark var: “Şüphe yok o zikri biz indirdik biz, her halde biz onu muhafaza da edeceğiz” (Hicr, 9). Bu ayet onların başlarının belası olunca şeytan(lık) da şu yolu seçmiştir: “Metnin orijinaline zarar veremiyorsak, tefsirine, mealine zarar veririz.” Zira tefsir de meal de nihayet “Kur’an” demek değildir. Fakat nasıl ecnebiler sömürecekleri ülkelerin liderlerini kendi içlerinden seçiyorlarsa burada da şeytan(lık) taktik icabı elbette cehennem yolu üzerine iyi niyet taşları döşeyecek ve iyi niyetlilerle zarar verecektir. İyi niyetlilerin iyi niyetlileri etki altına almaları kolaydır.

 

Yorum Yaz

Adınız :

Yorumunuz :

Okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan gazetemiz hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Yorumlar
Yorumlar yükleniyor...
Kocaeli Bizim Yaka Gazetesi

Karabaş Mah. Şehabettin Bilgisu Cad. Cebesoy Sok. Esentığ Apt. Kat: 1 (Eski Valilik Karşısı) İzmit KOCAELİ

İzmit Telefon: (0 262) 325 41 00

Bu sitenin sahip olduğu tüm resim, yazı ve makale hakları Bizim Yaka Gazetesi'ne ait olup kaynak gösterilmeden izinsiz bir biçimde kullanılamaz.
Ford Medicalpark BasiskeleSanayi
mobesko konak_dr Davetiyem