18 Haziran 2019 Salı
Yüksel Yılmaz

Yüksel Yılmaz

sijoyukselyilmaz@windowslive.com

Çıktı Al

Tüm Yazılarını Listele

İstanbul meydanları

Yüksel Yılmaz

12 Ocak 2019 tarihli yazısı

Bizans İmparatorluğu zamanında etrafı duvarla çevrili olan At Meydanı’na “Sultan Ahmed Alanı Hipedrom” denirdi. Türkler İstanbul’u aldıktan sonra bu alan “At Meydanı” diye anılmıştır. “Bu meydanda eskiden araba ve at yarışmaları yapıldığı gibi, fetihten sonra dahi Osmanlı cündilerine eğitim yeri olmuş idi. Burada at ve cirid oyunları ve binicilik eğitimi yapılırdı. Sultan Ahmed Camii yapıldıktan sonra Sultan Ahmed Meydanı adı verilmiştir” (1). Rum yazar Kostandiyos, yapıtında şu cümlelere yer vermiş: “Eski zamanlarda Rum halkının en çok sevdiği at ve araba koşuları, At Meydanı’nda yapılırdı. Koostantiniyye yortusu günü burada canbaz ve pehlivan ve daha her türlü oyunlar yapılıp seyredilirmiş…” (2). “At Meydanı’nın genişliği hakkında tarihçiler anlaşmazlığa düşmüşlerdir. “Eski İstanbul” isimli eserde uzunluğu 370, eni 180 metre olub 100.000 kişi kadar alırdı” (3). Diğer rivayetler de yaklaşık aynıdır…

 

At Meydanı, Bizans ve Osmanlı dönemlerinde pek çok acı-tatlı olaylara ve sportif yarışmalara sahne olmuştur. Sportif olaylardan birisi Selçuklu Sultanı Gıyaseddin Keyhusrev padişahlığı kardeşi Rükneddin Süleyman Şah’a bırakmak zorunda kalıp İstanbul’a geldiği zaman gerçekleşmiştir. Sultan Gıyaseddin, bir gün Fasliyus ile otururken yanlarına gelen Katalon kumandanının küstahlığına kızarak kulaktozuna bir tokat indirdi. Frenkler ile Rumlar kavgaya başladılar. Sultan şövalye ile at üzerinde çarpışıp Selçuklu soyunun onurunu korumak istiyordu. Kendisine pek güvenen şövalye de kabul edince iki atlı savaşçının çarpışması bütün halkın önünde At Meydanı-Hipedrom’da yapıldı. Selçuklu tarihçisi İbn-i Bibi bu çarpışmayı şöyle anlatır: “Frenk ilk önce mızrağıyla bir hamle yaptı. Sultan gürzüyle savdı. Tekrar aynı suretle hamle etti. Sultan bir daha savuşturdu. Üçüncü saldırıyı Gıyaseddin yaptı. Can alıcı bir darbe ile Frenki yere yuvarladı. Feridun Şah’ın gürzünü andıran silahını onun suratına fırlattığı gibi yere sermiş ve öyle tepelemiş ki feryadı yer altı sakinlerinin bile kulağına erişmişti. Kendisini atın kollarından bağlamış olan Frenk gürzün darbesinden kaçmakta olan hayvanının üzerinde sarkıyordu. Meydanda hazır bulunan Müslümanlar, Fasilyus, memleket büyükleri, tüccarlar aferin seslerini semalara yükselttiler. Frenkler bu yenilgiden pek fazla hiddetlenerek kavga etmek istediler…” (4).

 

Bu alanda geçen güzel olayların en önemlilerinden biri de şüphesiz Kanuni Sultan Süleyman’ın kız kardeşi Hatice Sultan ile Sadrazam İbrahim Paşa’nın evlenme törenidir. Bu düğünde spor yarışmaları da yapılmıştır. Mısır cündileriyle beraber bu düğün için Kahire’den İstanbul’a gelip gösterilerde bulunan cündi silahşör Mustafa Ağa daha sonraki yıllarda İstanbul Cündibaşısı oldu. Sultan III. Mehmed cündi gösterisi izlemek isteyince At Meydanı’nda 86 hareket oyunu (bend) yaptı.

 

At Meydanı'na bu adın verilmesine sebep, fetihten sonra binicilik eğitimi yapan başka geniş alanın olmaması nedeniyle; yeniçerilerin, sipahilerin, saray ve sadrazam cündilerinin bu alanda eğitim yapmalarıdır. O zamanki gençler ve çocuklar bu alanda ata binmesini, ok atmasını ve cirid oynamasını öğreniyorlardı.

 

Kanuni Sultan Süleyman zamanında (Mayıs 1555) İstanbul’a gelen Avusturya elçisi Busbecg AT Meydanı’nda ve diğer meydanlarda gördüğü spor eğitimlerini şöyle anlamıştır: “…İstanbul’un birçok yerinde atış meydanları vardır. Bu meydanlarda çocuklar ve delikanlılardan başka orta yaşlı Türkler de toplanırlar. Bir adam okların atıldığı hedef olan kalkanı dikmek, beklemek ve hedefi her gün sulamak üzere görevlidir. Hedef sulanmaz ise kurur ve oklar saplanmaz. Bu muhafızlar her ok atandan bir miktar para alırlar… Dünyada hiçbir millet diğerlerinde gördüğü faydalı bir buluşa (icad) Türkler kadar ilgi duymamıştır…” Busbecg başka bir ok atma eğitimi hakkında, “…Uzun bir sırığın tepesine yanan bir top koyarak sırığı yere dikerler. Atlarını sırığa doğru son süratle sürüklerler. Tam sırığı geçtikleri sırada aniden geriye dönüp topa ok atarlar. Bu esnada at koşmaya devam eder…” demiştir (5).

 

Türkler İstanbul’u almadan önce de İstanbul içinde spor alanları vardı. İstanbul alındıktan sonra bu alanlar çeşitli spor eğitimleri için kullanıldığı gibi, Anadolu’dan getirilerek kurulan yeni mahallelerde ve şehrin dışında spor eğitimi ve yarışmaları için özel alanlar yapıldı. Türk çocukları Evliya Çelebi’nin bildirdiği bu alanlarda küçük yaştan itibaren babaları, ağabeyleri veya ustaları tarafından ok atma, ata binme, güreş, cirid atma, kılıç çalma… gibi sporları yaparak eğitilir, savaşa hazırlanırdı. Büyüyünce devlet hizmetinde yüksek makamlara geçebilmenin şartlarından birisi de ilimde olduğu kadar sporda da başarılı olmaktı. Ecdadımız, kitapsız spor eğitimi olamayacağını düşünerek spor konusunda pek çok kitap yazmış ve de başka dillerden Türkçeye çeviriler yapmışlardır. Keşke çeviri konusundaki bu hassasiyeti Kur’an-ı Kerim mealini başka dillere çevirme konusunda da gösterseydiler. Bugünkü sporcuların erişemeyeceği uzaklığa ok atan, kaldıramayacağı ağırlıkta gürzleri kaldıran, bir günde koşarak İstanbul’dan Edirne’ye giden ve birer akademi diyebileceğimiz spor tekkelerini, talimhanelerini açan ve sporu tıbba kullanarak hastalıkları iyileştiren… ve daha nice hünerlere sahip yetenekli ecdadımızı göz ardı edemeyiz.

 

Türklerin İstanbul’da yaptıkları ilk spor alanı Ok Meydanı’dır. Fatih Sultan Mehmed İstanbul’u kuşattığında otağ-ı hümayun bu meydanda kurulmuştu. Fatih Sultan Mehmed vefat ettikten sonra padişah olan II. Bayezid, bazı bağları ve yerleri satın alarak meydanın arazisine katıp daha da genişleterek mükemmel bir spor alanı haline getirdi (6).

 

Sporla ilgili törenler ve idmanların yapıldığı tekkeler ve İskender Paşa’nın Ok Meydanı’na ilk defa yaptırdığı tekke binası çok mühimdir. Tersane Bahçesi o zaman İskender Paşa’nın mülkü imiş. Atıcıların da bu bahçeye yakın yerde “Sivri Koz (Ceviz) Çardağı” ismiyle anılan bir çardakları varmış. Atış günleri meydana geldikçe bu çardak altında oturur, sohbet eder, yemeklerini yerlermiş. İskender Paşa, köşkünün haremine yakın olduğunu düşünerek bu çardağı yıktırmış. Bir gün atıcılar yemek yerken köşküne gelen İskender Paşa’ya yemek göndermişler. Kendisinin atıcılara yaptığına karşılık, onların yemek göndererek hürmet etmeleri üzerine üzülüp yaptığına pişman olan Paşa, tekke binasını ve mescidi yaptırmış (7).

 

Fatih Sultan Mehmed’in oğlu II. Bayezid zamanında kendisiyle beraber Amasya’dan gelen Hattat Şeyh Hamdullah’ın ilgisiyle atıcılık büyük önem kazandı. İskender Paşa’nın yaptırdığı tekke binası daha da genişletilip onarıldı ve Ok Meydanı İstanbul halkının dinlenmek ve spor yapmak için tercih ettikleri bir yer oldu (8).

 

Yavuz Sultan Selim, İran ve Mısır savaşları nedeniyle Ok Meydanı ile fazla ilgilenemedi. Oğlu Kanuni Sultan Süleyman yabancı elçileri huzuruna kabul ederken Oğuz töresi gereğince Selçuklularda olduğu gibi ok ve yayını yanında bulunduruyordu; ancak daha çok avcılığı seviyordu. Kanuni Sultan Süleyman tekkeye bir gelişinde, Bursalı Süca’nın Lodos Menzili’ni 8-10 senedir hiç kimsenin hatta Tozkoparan İskender’in bile geçemediğini öğrenince, Hasoda’da bulunan Silahdar-ı Ahmed Ağa’yı Çaşnigirbaşılık ile Enderun’dan çıkarıp Ok Meydanı’nda çalışmasına imkân sağladı. Ahmed Ağa önce Ahiyeri Menzili atıp taş dikince ihsanlar verip yaycısına ve okçusuna da gündelik para (ulufe) bağladı. Ahmed Ağa birkaç sene daha çalışıp Lodos Menzili’ni 35 gez geçerek taş dikti. Bu emsalsiz başarı üzerine Kanuni Sultan Süleyman, Ahmed Ağa’yı Mirialem yapmakla kalmadı; daha sonra 1534’te Barbaros Hayreddin Paşa’dan önce Kapudan-ı Derya yapıp Gelibolu sancağını da ihsan etti (9).

 

Tekke binasını yeniden ve tamamen onaran IV. Murad olup okçu da olduğu için Silahdar Mustafa Paşa’yı onarım işiyle görevlendirdi.

 

Sultan III. Ahmed, Alman Savaşı’na giderken (1715) Ok Meydanı Camii’nde Cuma namazı kılmak istedi; fakat camide hutbe okunan minber bulunmadığı için hemen bir minber yapılarak Cuma namazı kılındı. Belgrad Kalesi, Almanlar tarafından kuşatılınca (1717), Edirne’de bulunan Sultan Ahmed, 26 Haziran 1717 Cuma günü bu minberden ve bütün İstanbul camilerinde dua yapılmasını emretti (10). Herkes bu duaya katılabildi. Lakin o zaman Cuma günü Müslümanların bayram tatiliydi… III. Ahmed Ok Meydanı’na karşı ayrı bir sevgi duyar ve tüfekle atış yapmaya meraklı olduğundan, çoğu atışlarını da burada yapmayı yeğelerdi. Ecdadı gibi ok atıp taş dikememişti ama o da tüfekle nişanı vurup taş dikmek istiyordu. Bu amaçla 1720’de meydana gittiği bir gün 85 adım uzaklığa konulan bir altını tek atışta vurunca o yere taştan bir anıt dikildi. Sultan III. Ahmed çocukları Süleyman, Mehmed, Mustafa ve Bayezid’in sünnet düğünlerini de Ok Meydanı’nda yaptırdı. On beş gün süren bu büyük düğünde çeşitli spor gösteri ve yarışmaları da yapılmıştı. O çağın en ünlü pehlivanlarından Zünnunoğlu ile Keskinoğlu ve Üsküdarlı Kara Osman ile Çukadar Abdi güreştiler.

 

Sultan III. Selim’in kabza alışıyla ise okçuluk tarihimizde yeni bir dönem açılmıştır. Enderun’daki okçular Ok Meydanı’nda yarışmalara katılıyor, tekke atıcıları da saraya çağrılıp huzurda harem ağaları ve akağalar ile yarışarak ortaya konulan ödülleri (koşu) alıyorlardı. Sultan Selim bu kadarla da yetinmedi. Sa’dabad Kasrı’nın onarımından sonra, bu kasrda oturduğu dokuz gün içinde birkaç defa Ok Meydanı tekkesine giderek atıcıları sevindirdi. Hünkarayağı denilen ayak taşından Yıldız-Poyraz havasıyla Tersane Bahçesi’ne doğru ok atıp 1012 geze taş dikti.

 

Ok Meydanı’na ve atıcılığa önem veren padişahların sonuncusu Sultan II. Mahmud’dur. Çeşitli sporları bizzat yapacak kadar sportmen ve özellikle ok atmada en başta gelen sporculardandı. Sultan II. Mahmud 1818’de ok atma çalışmalarına hız verince Ok Meydanı’ndaki cami ile tekke binasını tamamen yeni baştan onarttı.

 

Not: “Osmanlı’da Spor ve Sonrası”, (1992), Yüksel Yılmaz notları.

 

KAYNAKLAR:

1. Emrullah Efendi, “Muhitu’l Maarif”, C.1, s. 432-33.

2. Kostandiyos, “Heyet-i Sabıka-i Kostantiniyye”.

3. İsmail Hakkı Konyalı, “İstanbul Sarayları”.

4. İbni Bibi’nin Farsça Muhtasar Selçuknamesi’nden, s. 33.

5. Aysel Kurutluoğlu, “Busbecg’ten Notlar”.

6. Abdullah Efendi, “Tezkire-i Rımat”, yk.4a.

7. Abdullah Efendi, “Tezkire-i Rımat”, yk.10b.

8. Abdullah Efendi, “Tezkire-i Rımat”, yk.4a, 7b, 33b.

9. Gelibolulu Ali (Mustafa b. Ahmed) “Künhü’l Ahbar”.

10. Raşid, “Tarih-i Raşid”, İstanbul, 1282, C. II, s.182.

 

Yorum Yaz

Adınız :

Yorumunuz :

Okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan gazetemiz hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Yorumlar
Yorumlar yükleniyor...
Kocaeli Bizim Yaka Gazetesi

Karabaş Mah. Şehabettin Bilgisu Cad. Cebesoy Sok. Esentığ Apt. Kat: 1 (Eski Valilik Karşısı) İzmit KOCAELİ

İzmit Telefon: (0 262) 325 41 00

Bu sitenin sahip olduğu tüm resim, yazı ve makale hakları Bizim Yaka Gazetesi'ne ait olup kaynak gösterilmeden izinsiz bir biçimde kullanılamaz.
Ford Medicalpark BasiskeleSanayi
Etçi Beyler konak_dr Davetiyem