Can Vadi Konakları banner
23 Nisan 2014 Çarşamba
Bekir Kale Ahıskalı

Bekir Kale Ahıskalı

bekirkaleahiskali@gmail.com

Okunma Sayısı : 871

Çıktı Al

Tüm Yazılarını Listele

İçimizdeki şeytanı görür gibi oluyorum

Bekir Kale Ahıskalı

29 Haziran 2013 tarihli yazısı

Ne bileyim işte...

Belki çocukluğumdan... Belki bilinçaltı... Belki de başka bir yerimden...

Canlıları cinsiyetlerine göre sınıflandırmak kısmına kıl oluyorum.

 

Bunu yaparken nedense bütün canlıları değil sadece bazılarında belirginleştiriyoruz.

Bir güvencin, bir kumru, bir kuğu, bir ördekte bunu yapmazken bazılarında bunu daha bir başka amaçla kullanıyoruz gibi geliyor.

Neden beyaz olanını sözde barış çığırtkanlıklarımıza alet ederken, siyah olanını çemberin dışına atıyoruz.

 

Bir bülbülün altın kafeste “vatanım vatanım” diye feryat etmesini anlamayarak altın kafesten çok daha değerli olan “gül” sevdası anlamak istemiyoruz.

 

Bu sınıflandırmayı yapanın insan olduğunu düşündükçe içimizdeki şeytanı görüyor gibi oluyorum.

Yani bir güvercin oturduğu daldan veya çatıdan bakarken yolda salınarak giden birini gördüğünde bir insan yürüyor diye mi düşünüyor?

 

Yoksa bir kadın, bir genç kız, bir delikanlı yürüyor diye mi düşünüyor?

 

Bir güvercin;

“Bu bayan güzel gülümsüyor” diye bir kez daha dönüp bakıyor mu?

Sokağın diğer başına kadar onu soyarcasına bakıyor mu?

Bu bakımsız bir insan... diye gaga buruşturup, yüzünü ekşiterek arkasını dönüyor mu?

Ya da baykuşlar kara haber verirlerken erkeklere bir başka kaba haber verip, bayanlara “sevgili bayan bu haberi size ulaştırmak beni de memnun etmiyor ama yaklaşık şu kadar zaman sonra ananız ağlayacak. Lütfen hazırlıklı olur musunuz?” diye daha bir kibar mı davranıyorlar?

Kuşlara bunu yapmazken, bildiğimiz o kalleş Kurt'un vasıflarını anlatırken dişisine “asena” diyerek neden o kalleşlikten sıyırıp dişi bir panter haline getiririz?

 

Tabi ki Kurt'un bundan haberi yok, olsa eminim ki oda rahatsız olacaktır.

İneğe bir misyon yüklerken bereket, verim, şefkat... Erkeğine “öküz” demekle aşağılarız...

Hatta, kaba davrananlara, kırıcı olanlara “öküz” diyerek o hayvanı bu işe alet ederiz. Delikanlı olanlara “koçum”, güzel, tatlı olanlara “kuzum” diye paye veririz.

 

Yapılan bir eylemi bile “erkeğine göre başka, dişisine göre “kuyruk sallamasa” diye başlayan cümlelerle anlatarak kendimizi kazıkladığımızı düşünmekten kendimi alamıyorum.

Bildiğimiz köpekte bunu yaparak erkek olanını “köpek” diye bırakırken, dişi olanına “kancık” diyerek içimizdeki saklı tarafımızı açık mı ediyoruz?

 


GENÇ KALEMLER

BABASIZ KALMAK

"Savaşın ortasında komutansız kalmaktır, babasız kalmak." Necip Fazıl Kısakürek

İlk adımınızı atarken elinizi tutan kişidir babanız. ‘’En zor olayları bile çözebilir’’ dediğiniz en güçlü kahramanınızdır aynı zamanda. Övünç kaynağınızdır babanız mesela. Arkadaşlarınızla konuşurken ‘’benim babam şöyle’’ ‘’benim babam böyle’’ diyerek prestij kazanabileceğiniz kişidir. Fedakardır babanız. Kendinden feda eder zaman zaman. Parasından, isteklerinden vazgeçer belki de konu siz olunca. İhtiyaç sıralamasında ilk sırayı size verir her zaman. Sizin ihtiyaçlarınız kendi ihtiyaçlarından daha mühimdir ona göre.

 

Sokağınızda, mahallenizde kavga ettiğiniz zaman en çok güvendiğiniz kişidir babanız. İlk aşklarınızı heyecanla anlattığınız insandır aynı zamanda. Küçükken ‘en’leri babanızda görürsünüz hep. En güçlü, en yakışıklı, en bilgili, en fedakar, en cömert… Aklınıza gelebilecek bütün iyi yöndeki ‘en’leri babanız barındırıyordur. Rol modeliniz tabii ki de babanız olacaktır. Onun gibi yemek yiyeceksiniz. Onun yürüyecek, onun gibi davranmaya çalışacaksınız. Her çocuğun yapmaya çalıştığı gibi.

 

Şimdi düşünmenizi istediğim senaryo söylemesi kolay ama hayal etmesi bir o kadar zor bir olay; babanızın siz doğmadan önce ölmesi… Nasıl hayal edilir ki bu olay? Hiç tanımıyorsun, belki de en çok ihtiyacın olacak kişiyi. 1-0 değil belki de 3-0 yenik başlıyorsun hayata. Babanı göremiyorsun, ‘’kendi ayakların üstünde durabilmek’’ zorunda kalıyorsun mecburen ve aile geçimindeki yüke ortak oluyorsun ister istemez. Düşünün bir. Her çocuğun iyi-kötü anıları vardır babasıyla. Baba yoksa anılar eksik kalıyor. Hayallerinizi gerçekleştirmek için var babanız bir nevi. Baba yoksa hayaller yok. Onun yerine ‘soğuk gerçekler’i tanıyorsunuz küçük yaşta.

 

Babasını kaybeden kişi bir üst seviyeden başlar olgunluk sınavına. Daha zordur onun için hayat. Babasını kaybeden çocuklar daha bir sessiz sakin olurlar ya, belki de bu durumda hiçbir şey denmeyeceği içindir bu suskunluk.

Babanızın değerini bilin. İyi-kötü birçok anınız mevcuttur yine. Babasıyla hiç anısı olamayanlar da var bu hayatta. Farklılıklar dünyası bu hayat. Babasına ağza alınmayacak kelimeler sarf edenini de barındırıyor içinde, ‘’baba’’ kelimesini babasına hiç söyleyemeyenini de.

Bizim yapmamız gereken farklılıklar içinde farkında olmak galiba. En başta babamıza sahip olabildiğimize…

Saygılarımla.

Mukadder Esen

 

BİLMİYORSUN KELEBEĞİM

Seninle bir yerde bi sigara içmek bahanesiyle otururken her zaman ki gibi ayağı kalkıp , biraz uzaklaşıp arkanı dondun bana.. Ve sigaranı öyle içmeye başladın

Sana baktığımda dünya duruyordu sanki..

Koskoca dünyada bi ben, bi sen..

Sen bana bir şeyler anlatıyordun, ben senin sesinle mest olup, gözlerinde kayboluyordum ..

Anlatacakların bitince susup bana bakıyordun..

Başını hafif yana yatırıp küçük bir tebessümün yetiyordu bana..

Sigarana baktım, sonu geliyordu..

Hemen sen görmeden elimdeki sona yaklaşan sigaramı yere atıp , yeni bir tane daha yaktım..

Çünkü gitme vaktimiz gelmişti..

Sen yeni yaktığım sigaramı görünce gülümsedin. Sigaraya doyamadığım için yaktığımı düşündün.

Oysa benim düşüncem

Yanında bir dakika daha fazla durabilmek için yaktım ben o sigaraları

Ama sen bilmiyordun..

Gözümü açtığımda sen.. Kapattığımda sen..

Her gördüğüm kişiyi sana benzetiyordum , her gördüğüm gülümseme bana seni hatırlatıyordu.

Sigaramın dumanı sen..

Çikolatamın tadı sen ..

Tattığım mutluluğum sen

Her şeyimdin sen..

Ama sen bunları da bilmiyordun..

Sürekli yeni bir sigara yakıyordum...

Çünkü seni tanıyordum , benim sigaram bitmeden gitmezdin sen yanımdan..

Ama sen iki kelimeyi hep karıştırdın

'sigara'ya doyamadığım için değil

'Sana' doyamadığım için yaktım ben o sigaraları

Ama sen gene bilmiyordun..

 


ORTA SAYFA

Önce kendimi, bir tenhada kıstırmalıyım

Büyümelerinden korkarak gözlerimim kapatmıştım. Kapatmazsam eğer kelepçe ürpertisi gibi ışıldamaya başlayacaklardı. Gözlerimi açtığımda seni dizlerimin dibinde, karmakarışık bir bilmece gibi kendi güzelliğinin içinde yüzerken bulacaktım. Hayatıma güzelliğini serpeli bende dalıp gitmeler, sana akarcasına gülümsemeler, astarı yırtık kahkahalar, kirpik düşürüp kaş kaldırmalar başlamıştı. Hücrelerimin sarhoşluğunda istesem eğer zamanın dışına çıkabilecektim.

 

Ben iki yanı bahanelerle dolu çıkmaz bir sokakta yürüyordum. Yol bizimdi ama bahaneler sadece senindi. Ya bir gören olursa, ya bir duyan olursa diye kafanda ekip biçtiğin milyonlarca kuşku vardı. Her soluk başında bir kavşakta dikiliyordun. Bir bana yakın oluyordun bir ona. “Çıkmaz sokaklarda seninim, yol bitince gitmem gerekiyor” diyordun. Birden sevdiği neye dokunsa insanileştiren, gövdenden iki salkım gibi sarkan birbirlerinden uzak, yorgun kollarının uçlarına birer meyve gibi aşılı yumuk ellerimi fark ettim. Buruşuktular, hatta ilk gördüğüm güne göre sapsarıydılar. İki ısırık atsam bir damla kan akmayacak gibi duruyorlardı.

 

Bana da dokunsa diyordum. Parmak uçlarından başlayarak yavaş yavaş kendime doğru ilerliyor dirseklerine yaklaşınca yorulup yeniden parmak uçlarına dönüyordum. Dirseklerinden parmak uçlarına doğru sürüklenirken beni istediğinden emin olmak için bir kez daha yüzümü yerlerden kaldırıp korkuyla yüzüne baktım. Derken bir şeyler söylemek geçti içimden. Dudaklarımı gerip kulaklarına “ Düşlerin günahı var mıdır? Dokundukça tenimiz yeşilleniyor. Bu bağa izinsiz girdiysem, bedel olarak her dokunuşta derin bir soluk bırakabilirim. Nasılsa kollarında henüz ölmemiş bir ölü gibiyim.” diyecektim ama yüz çizgilerimi allak bullak eden bu acayip hevesimi kaçıran dudaklarıma bir ok gibi saplanan bakışların oldu. Sen gülen bakışlarınla beni davet ediyordun.. Sözcüklerimi dudaklarıma sürmüştüm ama dudaklarım kekeme bir tabanca kesilmişlerdi. Yürüdüğümüz yolda hafif bir rüzgar sırtımızdan itince adımlarımızı yolun akışına bıraktık. Bal peteği gibi sarkan dudakların havayı ıslak ıslak yumuşatıyordu.

 

Çıkmaz sokağın sonuna varmak üzereydik. Kalan birkaç kaldırım taşının uzunlukları bitmesin istiyordum. “Yol bitince gitmem gerekiyor” diyerek yolunu kesen gözlerime ve iğde kokularına rağmen istemediği hedefe fırlatılan ok gibi yanımdan ayrıldın. Ben soğuk kaldırım taşlarına çömelip hayaller kurmaya başladım. Yolun başından dönüp geriye geldiğini hayal ettim. Gülümseyerek geliyordun. Yanıma vardın elini uzatıp ellerimden tutarak kaldırdın. Bir hamle ile belini kavrayarak kendime doğru çekmiştim ki gelenin sen olmadığını fark ettim. Oysa sen gelirken ayak seslerini kollamıştım bu sesler sana aitti. Sen diye sarıldığım bel başkasına aitti. Başımı döndüren kokun, o tende eksik olmasa öpmekten geri durmayacaktım. Bir başka düşte senin yüzüne nasıl bakardım. Derken telefonum çaldı. O arıyordu. Telefonu titrek ve düşte bile olsa senden ihanete yakın bir sorti ile uzaklaşma ihtimali olan ellerimle açmıştım. Baskına uğramış bir suçlunun sesinden farksız olan sesimle “efendim” dediysem de bir gün önce kararlı ve keskin olarak bıraktığı bu sesi, kırık ve parçalanmış olarak bulmandan tanımamış olmalı ki “Kim siniz? diye sordu. Ona en alışılmış ama en belirsiz yanıtı verdim; benim!

 

Düşsel bir seyahatteki sessizliğin içinde küçüle küçüle bir buğday tanesi kadar kalmıştım. Kıpkırmızı kesilen yanaklarımı ellerimle kapadım. O’na ihanet edip etmediğimi anlamak için düşlerime önce kendi suretinde geliyor dudaklarıma yaklaştığı an ihanet edip etmeyeceğimi anlamak için suret değiştiriyordu. Elleri, ayakları, bakışları, duyguları sen o bile kokundan bir dirhem eksik olan taslakları beni O’na ihanet ettiremediler. (düşsel bile olsa). O’na birbirlerini onaylayan minik yalanlar bile söylemedim. O’nun yanında olmayı çok istiyordum. Yanında ki ağlamayı uzakta ki gülmeye yeğlerim. Sesimi işitecek kulaklar, ellerimi ısıtacak eller, dudaklarımı öpecek dudaklar bir düşten daha güvenle uyanmış olmalıydılar. Saatime baktım mesainin başlamasına az kalmıştı. Her gün aynı saatte gelmesini dört gözle beklediğim çağrı yine geldi. Karşı bir çağrı ile misillemede bulundum.

Ah! O’na duraksamayan, şaşırmayan ve sevinen gözlerle bakıp sesinin yankısıyla raksetmeyi ne kadar çok istiyorum. Biliyorum bir gün buluştuğumuzda önce gizli, sonra ürkek, ardından da hınzır bir gülücüğün arkasından beni öpücüklere boğacak.

 

O gün geldiğinde alnımızda kimliksiz sıkıntılarımız olmayacak. Eski yüzlerimizi eskidikleri için geçmişte bırakıp belleğimizi geleceğe doğru süreceğiz. Gözlerimizden çok kanatlı hüzünlerin ayak izleri bile silinecek. Sesini bakışlarını daracık bir odada toplayıp, bu sevdaya dağların ömrü kadar bir ömür bağışlayıp, ansızın büyüyüveren ellerini tenime hapsedeceğim…

Ama önce iyice emin olmadan beline sarılıp, dudaklarına yaklaşarak öpmeye yeltenen kendimi, bir tenhada kıstırmalıyım…

Bekir Kale Ahıskalı

 


GÜNÜN SÖZÜ

Zaruret verilen sözü geçersiz kılar. Bekir Kale Ahıskalı

 

GÜNÜN ŞİİRİ

Sabahlar griye çalıyor
Akşamlar kan kırmızıya
Geceler siyahı andırır
Hayallerimse pembeyi
Günahımda morluk var

Alaca akar göz yaşlarım

 

Sevmeden evvel gönlüm
Beyazı çağrıştırırdı
Gözlerin kahverengiyi
Denizler maviyi
Baharlar yemyeşildi
Sonbahara sarılar hakim

 

Bir seni koyamadım hayatıma
Gül kurusu renginle
Bir de yalnızlığımı anlatacak
Sade bir kelime bulmak istedim
Unuttum şimdi bütün renkleri
Yalnız iki renk kaldı ömrümde
Geceler siyahı andırır
Alaca akar göz yaşlarım

Bekir Kale Ahıskalı (Dört Mevsim Sevmek isimli kitabımdan)

 


EDEBİYAT TARİHİNDE BU HAFTA

1 TEMMUZ

1804: Romancı (ve puro tiryakisi) George Sand (Amandine Aurore Lucie-Dupin) Paris'te doğdu.
1904: Kamus-ı Türkî, Kamusü''l-Âlâm ve Kamus-ı Fransevî yazarı Şemsettin Sami öldü.
1950: Yorgo Seferis, Ankara'da Yunanistan Büyükelçiliği'nde görevliyken, 1900'de doğduğu ve Birinci Dünya Savaşı'ndan beri göremediği İzmir'e geldi: "Hava kararırken yaklaşıyoruz İzmir'e. Bu
meltem, kırların bu görünüşü ve bitkilerin kokusu: hepsi öylesine bildik. Sonra, yavaş yavaş şehrin kendisinin görüntüsü beliriyor kafamda. Belleğimde öylesine açık seçik, şimdi ise tanıyamayacağım
kadar değişmiş. Tanrım, ne yapacağım?"

1955: Halide Edip Adıvar'ın kocası (ve Osmanlı Türklerinde İlim'in yazarı) Dr. Adnan Adıvar öldü.

 

2 TEMMUZ

1904: Anton (Pavloviç) Çehov öldü.

1961: Ernest Hemingway, Idaho, Ketchum'da 12 kalibrelik Richardson tüfeğini yere dayadı, namluyu ağızına soktu ve tetiği çekti. 1920'lerin Paris'ini anlattığı A Moveable Feast (Paris Bir Şenliktir) ölümünden sonra, 1964'te çıktı.

1980: Edebiyat tarihçisi Mehmet Behçet Yazar öldü.

 

3 TEMMUZ

1946: Muzaffer Tayyip Uslu öldü.

1972: Hasan Âli Ediz öldü. Yaptığı çevirilerle Rus klasiklerinin ülkemizde tanınmasına büyük katkıda bulunmuştu.

 

4 TEMMUZ

1804: Amerikalı romancı Nathaniel Hawthorne (Scarlet Letter [Kırmızı Damga])doğdu. Kısa öykü üzerine getirdiği ilkelerle Poe'yu da etkileyecekti.

1862: Matematik profesörü Charles Dodgson, aralarında on yaşındaki Alice Liddle'ın da bulunduğu üç küçük kızla gittiği piknikte Alice adında bir kızın başından geçenleri anlattı; Alice'in ısrarı üzerine
bu öyküyü yazdı. Sonradan Dodgson, Lewis Carroll oldu; öykü de Alice in Wonderland (Alice Harikalar Diyarında).

 

5 TEMMUZ

1880: George Bernard Shaw, yazar olmak için, Edison Telefon Şirketi'ndeki işinden ayrıldı - 24 yaşındaydı.

1995: Aziz Nesin öldü. Çatalca'da kendi kurduğu Aziz Nesin Vakfı'nın bahçesine gömülmesini ve mezarının yerinin gizli tutulmasını vasiyet etti. Vasiyeti yerine getirildi.

 

 

Yorum Yaz

Adınız :

Yorumunuz :

Okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan gazetemiz hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Yorumlar
Yorumlar yükleniyor...
Yazarlar
Kocaeli Bizim Yaka Gazetesi » Karabaş Mah. Şehabettin Bilgisu Cad. Cebesoy Sok. Esentığ Apt. Kat: 1 Valilik Karşısı İzmit İzmit Telefon: (0 262) 325 41 00
Bu sitenin sahip olduğu tüm resim, yazı ve makale hakları Bizim Yaka Gazetesi'ne ait olup kaynak gösterilmeden izinsiz bir biçimde kullanılamaz.
karaaslan alabalık
Bizim Yaka Medya Akasya Alabalık yan Yuvacık yan Cem Tur Erdem Çiçekcilik sanalbasin.com üyesidir